zaman, yine ve hep..
bir resim çıkıyor karşına, bir kent, terketmişsin çok olmuş, bir koltukta oturup büyük bir heyecanla, artık ne anlatıyorsam, ellerim kollarım yerinde durmuyor. keyifliyiz ama. t, o ve ben. oturduğum koltuk sanırım doğduğumdan beri kıçıma ev sahipliği yapmış, alıp bin kilometre götürmüşüm. kimse değiliz, şimdi bakınca. o şehirde bizden, o akşamdan, o günlerden kimsenin haberi yok. hiçbir kayda geçmemiş zamanlar tüketmişiz, onlardan biri nasıl olduysa, hangi hevesle bir kamera düğmesine basıp, çekmişiz. bir anda çıkıyor karşıma, şimdi bakınca bir rüyadan farksız, büyük bir halüsinasyon, çok büyük, ne dile gelir, ne hatırlanır.
t:
korku önce, ne kadar da içindeymiş hayatımın. onu hatırlamalarım çok eski, çocukluğumdan, büyük korku. sonra zamanlar, yeni korkularla unutulan eski korkular, yeni dertlerle unutulan eski dertler, basit insan tasarrufları. bir film gibi şimdi, öyle anlatmış ki, o kadar çok konuşmuşuz ki o geceyi; yağmur, çalan zil, aralanan perde, sokakta bir arabanın yanında iki kişi, tekrar çalıyor zil, önceden hazırlanmış bavul atılıyor önce arka camdan, sonra t atlıyor. bir bavul hangi kaçışı hazırlar? ne gidilecek yer ayarlanmış, ne yapılacak şeyler. sadece bir bavul, içinde.. atlayınca farkediyor bavulun peşinden, ne ayakkabı, ne terlik var ayağında, çamur, yağmur. sonra? sonra bir telefon, telefonun çaldığı anın yine bize kalan muhteşemliği, zamanın inanılmaz oyunlarından biri daha. sonra yine akşam, duran otobüs, hareket etmiyor, hikayeleri çok, çok, o kadar çok ki, ne anlatılır, ne içte öyle bırakılır, kimbilir, belki bir gün. bir gün, çok sonra, bir endişe, öyle esen, bir telefon daha, sonra tekrar istanbul, bir gece daha, sonra başka geceler, her şey başka, biz aynıyız, herşey, bizi de almaz mı içine? insan hep aynı olduğunu düşünür, düşünür de, hiçbir an aynı değildir, ne an, ne insan.. sonra bir gece daha, uzatılan el, akan kan, sürünen can, unutulacak olanlar, unutulmayacaklar, zaman, sıcak, sokuluyor, öyle şeyler söylüyor ki..
şimdi o sehpanın üzerinde duran şey, basit göz yanılgısı, zaman gibi, o da, aslında her şey o kadar karışık ki! hala dururlar bir kuytuda, binlercesiyle birlikte.. küçük tuzaklarıyla durmadan yakalayıp, "anlat" diye.. sahi, anlatmadan ölmek diye bir duygu, nereye gider peki hepsi, ölünce? zaman, neresinde ölümün, ya da ölüm neresinde onun sonsuzluğunun?
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder