11 Kasım 2009

zaman kırıntıları

biz, zaman kırıntıları,

zaman sinekleri,
tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
ve lüzumsuz görenler artık
bu aydınlıkta kendi gölgelerini!

sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
sanki hiç görmedik birbirimizi,
sanki hiç tanışmadık!

dünya bize öyle kapattı kendisini...

neye yarar hatırlamak,
neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
hatırlamak geçmiş şeyleri,
bu beyhude akşam bahçesinde
kapanırken üstümüze böyle
zaman çemberi
hatırlıyor yetmez mi
güneşe uzanan ellerimiz!

aynalar sonsuz boşluğa
çoktan salıverdi çehremizi,
yüzüyoruz,
ipi kopmuş uçurtmalar gibi.
biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
birdenbire bulanlar içlerinde
gülüncün sırrını,
ne kadar benziyoruz şimdi,
aynı tezgahtan çıkmış testilere
bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!

baksak aynalara
tanır mıyız kendimizi,
tanır mıyız bu kaskatı
bu zalim inkarın arasından
sevdiklerimizi.

ben zamanı gördüm,
içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
bir mezar böyle kazılırdı ancak,
yıldırımsız ve baltasız,
bir orman böyle devrilirdi!
ben zamanı gördüm,
kaç bakışta bozdu hayalimi,
ve kaç düşüncede!
ben zamanı gördüm,
şimşek gibi bir anın uçurumunda.

kim tanır bizi şimdiden sonra,
aydınlığı kıt gecemize
misafir olanlardan başka;
paylaşanlar günlerimizi
ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
ancak tanır bizi
mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
akşamın tek bir ağaç gibi
dal budak saldığı sular
çocukluk rüyalarının bahçesi!
sakın kimse el sürmesin dallara,
yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
benim uykum boyunca!

ben zamanı gördüm,
devrilmiş sütunları arasından
çok eski bir sarayın
alnında mor salkımlar vardı
ve ilahlar kadar güzeldi.
uçmak için kanatlanmayı bekleyen
yavru kuş gibi doğduğu kayada
ben zamanı gördüm
çırpınırken avuçlarımda.

bak martılar kanat çırpıyor sana
bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
yelkovan kuşları yalıyor suyu,
sen ki bakışında yumuşak bir yaz
gülümser en yeşil gecesinden
ve sesin durmadan, durmadan örer,
yıldız yosunu bir uykuyu...
bak, martılar kanat çırpıyor sana.

süzülen yelkenler var enginde,
dalgalar var, güneş var.
güneş ayna ayna, güneş pul pul
güneş saçlarınla oynar
omzundan tutar giydirir seni
sırtında tül olur belinde kemer
boynunda inci
ve dişlerinin zalim çocuk sevinci
bir tanrılaşırsın genç adımlarında
mevsimler önünde çözer yükünü
bahçeler yığılır eteklerine!
rüya ile
hayal arasında
hayal ile
hakikat arasında
yalnız sen varsın!
gece ile
gündüz arasında
güneşle
göz arasında
yalnız sen varsın!

niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
ellerinin mesut işaretlerinden
daha güzel doğardı eşya!
daha zengin olurdu aydınlık
kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
sular başka türlü akardı
sert kayalardan göklere doğru
büyük, mavi, aydınlık sular!

eğilme sakın üstüne
kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
ve bırakma saçlarını tarasın rüzgar,
durmadan çukurlaşan bu aynada!
bilinmez hangi uzaklara götürür seni
dudak dudağa öpüştüğün hayal!
sokma güneşle arana,
imkansızın parıltısını!
ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
değişmenin ebedi olduğu yerde
güzeldir hayat!

ne kadar uzak, uzak
yollardan gelir bize
ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
keder durmadan çiçek açar içimizde,
ne çıkar nunuttuk hepsini!

biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
yıldızların amansız çarkına
ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,

bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
bahçelerde hala güller açar mı,
bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
şarkılar, masallar var mı?
gece ile gündüz,
acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
uykusuzluktan harap göz,
öpüşen dudaklar,
çözülmeye razı olmayan eller var mı?
ayrılık var mı gurbet var mı?
biz beyhude yere gecikenler,
çoktan bitmiş bir yolun ucunda
bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
ne yapar ne eder,
gidip de gelmeyenler,
beyhude bekleyenler!
biz ayın çıplak arsasında
savrulan zaman kırıntıları.

nerden bilelim bunları!


A. Hamdi Tanpınar

26 Eylül 2009

karala!

düşün..

10 Şubat 2009

..

içindeki esrarı unuttu yolcu, yolun esrarına kattı aklını. 
yol yoracak. yol bitecek, bitecek, bitecek.
esrarı unutmuş yolcu, ölecek. 
esrar kaybolacak gökle yer arasında, orda, tam orda.
esrar, hiç yokmuş gibi olacak, yolcu, hiç yokmuş gibi.
- karanlık, dedi, sesinde herhangi bir düşüncesizliğin doğallığıyla, sokak lambasının ışığının ulaşamadığı karanlığa doğru çekerken ruhuyla gövdesinin herhangi bir yerdeliğini. sokak lambasının ışığının altında yalnızlığın gölgesi belirdi, sesin yankısı belirdi, yankının tedirgin olduğu kaldı. "karanlık" deyişinin karanlığa çekilişinin tedirginliğini taşımış olduğu kaldı. sesini göğün her an içinden koyu gölgeler fışkıracakmışçasına puslu boşluğuna bırakırken herhangi bir düşüncesizliğin doğallığıyla değil de, düşüncenin düşe yükselmiş kasvetiyle bıraktığı kaldı. sanki gece bir tiyatro sahnesiymiş de, birazdan sebepsiz ve gergin yüzleriyle ışığın altında belirecek başka başka ruhlar, pis kahkahaları, lanetli haykırışları ve çaresiz hıçkırıklarıyla ölümün ve hayatın, aşkın, tanrının, yalnızlığın ve yalnızlığın esrarını oynayacaklarmış. sanki sırtında iki kanatla meleğe benzeyen, ama görünmeyen yüzü ve fısıltıdan fazlası olmayan sesiyle ne olduğu belirsiz bir gölge, bir dua okur gibi, hiç bilinmeyen bir dilde, sanki önünde uçsuz bucaksız bir deniz varmışçasına, ona, onun o sonsuzluğu, ıssızlığına bürünen bir şeyler söyleyecekmiş, şarkı desen değil, şiir desen değil, ama içine alan ulaştığı ne varsa, işiten ne varsa hipnotize edicekmiş, esir alıcakmış gibi bir tınıyla. ya da kuş sesleri arasından uzun mu uzun saçlarından başka hiç bir şeyi belli olmayan başka bir gölge, gelip oturacakmış da ışığın altına, öyle bir sessizlik kaplayacakmış ki ortalığı, sanki o ışığı, sokağı, havayı alıp başka bir yere, henüz ismi koyulamayan bir yere götürecekmiş, dünya sanki birden silinmiş de, boşlukta kalmış gibi orası, boşlukta, boşlukta, boşlukta, ölüm gibi, nasılsa artık ölüm, ölüm gibi bir huzurda..