(zorla kurtulmuş bir arşivden, gecenin bir yarısı çarptı gözüme, çok olmuş, alkol ve uykusuzluktan çatallaşmış bir ses okumuş bu şiiri, ben yazmamışım sanki, o sesle, bitmiş şiir.. kime ne anlatır bilmem, bana anlattığı, her şeyin bittiği bir yerde -hiçbir şey bitmez oysaki, biz biteriz de- dikenli bir teldir, 'geri dön'dür o zamanlardan, o sesten. geri dönülmüştür dönülmesine ya, bir daha varılabilir mi o sınıra?)
kaybolmaya bir aşk ile
şimdi ikimizde bir morgda olalım
turuncu ölüm izleri arayalım, sultan!
bitmeli bu dertler, ki bulutlu
bir günde süregelen, herhangi yalnızlık..
sıkılacak gök de, ellerini bir şıklatsan
sunacağız gözyaşlarımızı, toprağın
yitik derinliklerine huzurla.
teninde senin, bir pusula var, bir kırçiçeği
öyle deliriyorum boş vakitler,
şu akdeniz diyorum, batmaya mümkün müdür
bir akşamüstü tüm baharlıkları alıp bir ceviz sandığına
kaçalım diyorum, sımsıkı ruhum, kangren bir
kalp ağrısı yapıyor adını andıkça
adında senin çok içli gitmeler, kanat çırptıkça
boyası dökülmüş bir istasyonun bilmem hangi sınıfında
yol alalım, karnımıza sokuldukça suçluluk, bu gayriresmi
bir tarihötesi treni olsun,
gözlerini bir çocuk sevinciyle ısla
bir şarkı söyleyelim, bir kasaba incinmiş olsun mesela
beklemekten törenleri, zaman, dinmiş olsun
meydanında gecenin bir vakti
fahişenin biri kelebeklerini kesmiş olsun, ustura sunsun
sarhoş bir kederde ıhlamur ağaçları, dudağında
bir uçuk olsun soyunmaya muhtaç
ah bu kekremsi hiçlik oyunları, mekan kaygısında
kapımızı hala sıcak cinayetlere aç
diyelim bir boşluk bulmuşuz, çok eskilerden;
öyle unutmuşuz coğrafyanın bir köşesinde, oraya vardık.
diyelim hüzün sevmişiz, sabahlara kadar
aç ve soğuk sevmeyi öğrenmişiz, derin kesikler
çizmeyi öğrenmişiz tenimize, öyle yeniyetme bırakalım.
çok eksik bir şeyin var senin de,
sesimde birikiyor çatallı, her an dökülmeye müsait,
çok canlar yakacak bu mektup diyorum, hala kuşların
giderken bıraktığı ötücüklere inanıyorum ben,
çok eksik bir şeyin var senin de:
inanmam gibi mesela, ne desem, soğuk bir mutfak eski evlerde..
çözülmeye gafil duygular bırakıyorum sana!
18 Haziran 2010
..
zaman, yine ve hep..
bir resim çıkıyor karşına, bir kent, terketmişsin çok olmuş, bir koltukta oturup büyük bir heyecanla, artık ne anlatıyorsam, ellerim kollarım yerinde durmuyor. keyifliyiz ama. t, o ve ben. oturduğum koltuk sanırım doğduğumdan beri kıçıma ev sahipliği yapmış, alıp bin kilometre götürmüşüm. kimse değiliz, şimdi bakınca. o şehirde bizden, o akşamdan, o günlerden kimsenin haberi yok. hiçbir kayda geçmemiş zamanlar tüketmişiz, onlardan biri nasıl olduysa, hangi hevesle bir kamera düğmesine basıp, çekmişiz. bir anda çıkıyor karşıma, şimdi bakınca bir rüyadan farksız, büyük bir halüsinasyon, çok büyük, ne dile gelir, ne hatırlanır.
t:
korku önce, ne kadar da içindeymiş hayatımın. onu hatırlamalarım çok eski, çocukluğumdan, büyük korku. sonra zamanlar, yeni korkularla unutulan eski korkular, yeni dertlerle unutulan eski dertler, basit insan tasarrufları. bir film gibi şimdi, öyle anlatmış ki, o kadar çok konuşmuşuz ki o geceyi; yağmur, çalan zil, aralanan perde, sokakta bir arabanın yanında iki kişi, tekrar çalıyor zil, önceden hazırlanmış bavul atılıyor önce arka camdan, sonra t atlıyor. bir bavul hangi kaçışı hazırlar? ne gidilecek yer ayarlanmış, ne yapılacak şeyler. sadece bir bavul, içinde.. atlayınca farkediyor bavulun peşinden, ne ayakkabı, ne terlik var ayağında, çamur, yağmur. sonra? sonra bir telefon, telefonun çaldığı anın yine bize kalan muhteşemliği, zamanın inanılmaz oyunlarından biri daha. sonra yine akşam, duran otobüs, hareket etmiyor, hikayeleri çok, çok, o kadar çok ki, ne anlatılır, ne içte öyle bırakılır, kimbilir, belki bir gün. bir gün, çok sonra, bir endişe, öyle esen, bir telefon daha, sonra tekrar istanbul, bir gece daha, sonra başka geceler, her şey başka, biz aynıyız, herşey, bizi de almaz mı içine? insan hep aynı olduğunu düşünür, düşünür de, hiçbir an aynı değildir, ne an, ne insan.. sonra bir gece daha, uzatılan el, akan kan, sürünen can, unutulacak olanlar, unutulmayacaklar, zaman, sıcak, sokuluyor, öyle şeyler söylüyor ki..
şimdi o sehpanın üzerinde duran şey, basit göz yanılgısı, zaman gibi, o da, aslında her şey o kadar karışık ki! hala dururlar bir kuytuda, binlercesiyle birlikte.. küçük tuzaklarıyla durmadan yakalayıp, "anlat" diye.. sahi, anlatmadan ölmek diye bir duygu, nereye gider peki hepsi, ölünce? zaman, neresinde ölümün, ya da ölüm neresinde onun sonsuzluğunun?
bir resim çıkıyor karşına, bir kent, terketmişsin çok olmuş, bir koltukta oturup büyük bir heyecanla, artık ne anlatıyorsam, ellerim kollarım yerinde durmuyor. keyifliyiz ama. t, o ve ben. oturduğum koltuk sanırım doğduğumdan beri kıçıma ev sahipliği yapmış, alıp bin kilometre götürmüşüm. kimse değiliz, şimdi bakınca. o şehirde bizden, o akşamdan, o günlerden kimsenin haberi yok. hiçbir kayda geçmemiş zamanlar tüketmişiz, onlardan biri nasıl olduysa, hangi hevesle bir kamera düğmesine basıp, çekmişiz. bir anda çıkıyor karşıma, şimdi bakınca bir rüyadan farksız, büyük bir halüsinasyon, çok büyük, ne dile gelir, ne hatırlanır.
t:
korku önce, ne kadar da içindeymiş hayatımın. onu hatırlamalarım çok eski, çocukluğumdan, büyük korku. sonra zamanlar, yeni korkularla unutulan eski korkular, yeni dertlerle unutulan eski dertler, basit insan tasarrufları. bir film gibi şimdi, öyle anlatmış ki, o kadar çok konuşmuşuz ki o geceyi; yağmur, çalan zil, aralanan perde, sokakta bir arabanın yanında iki kişi, tekrar çalıyor zil, önceden hazırlanmış bavul atılıyor önce arka camdan, sonra t atlıyor. bir bavul hangi kaçışı hazırlar? ne gidilecek yer ayarlanmış, ne yapılacak şeyler. sadece bir bavul, içinde.. atlayınca farkediyor bavulun peşinden, ne ayakkabı, ne terlik var ayağında, çamur, yağmur. sonra? sonra bir telefon, telefonun çaldığı anın yine bize kalan muhteşemliği, zamanın inanılmaz oyunlarından biri daha. sonra yine akşam, duran otobüs, hareket etmiyor, hikayeleri çok, çok, o kadar çok ki, ne anlatılır, ne içte öyle bırakılır, kimbilir, belki bir gün. bir gün, çok sonra, bir endişe, öyle esen, bir telefon daha, sonra tekrar istanbul, bir gece daha, sonra başka geceler, her şey başka, biz aynıyız, herşey, bizi de almaz mı içine? insan hep aynı olduğunu düşünür, düşünür de, hiçbir an aynı değildir, ne an, ne insan.. sonra bir gece daha, uzatılan el, akan kan, sürünen can, unutulacak olanlar, unutulmayacaklar, zaman, sıcak, sokuluyor, öyle şeyler söylüyor ki..
şimdi o sehpanın üzerinde duran şey, basit göz yanılgısı, zaman gibi, o da, aslında her şey o kadar karışık ki! hala dururlar bir kuytuda, binlercesiyle birlikte.. küçük tuzaklarıyla durmadan yakalayıp, "anlat" diye.. sahi, anlatmadan ölmek diye bir duygu, nereye gider peki hepsi, ölünce? zaman, neresinde ölümün, ya da ölüm neresinde onun sonsuzluğunun?
06 Haziran 2010
..
ince görmek vardı, bilardo oynamak, nezaketen, pardon, saçma bir sayı alınca.. o hep bir asil kalmış oyun, kiminle oynadığına bakmaksızın.. satrancı falan geçtim, ter su içinde en yakın arkadaşımı yenişimle -turnuva dedilerdi, bırakışım, hep akıl işi, oysa amcam benden çok sevinmişti, bir kış günü onu yenişime, ben aklı sevmedim amca, diye- çok mu futbol sevdik ki, bilemedim?
04 Haziran 2010
..
derkenarlar düşülmüş, kimbilir hangi sahafta başka gözlerin - sağdan sola - uzanıp kitaptan çok edeceğini bilmeden, düşülmüş, kimbilir hangi zamanın soğuk taşına oturup derin bir solukla, düşülmüş, ustan yazamam ben, uslu olmayı beceremedim ki hiç, düşülmüş, -sağdan sola-, düşülmüş, anlakla anlamak arasında, düşülmüş, sigaranın dumanı kokuyor hala, hala mı?, düşülmüş, kimsin sen, düşülmüş, ne istedin, beklemediğin neydi hayattan, düşülmüş, hayatla oyun oynamak kolay değil mi, kelimelerin var, düşülmüş, biliyorum, hiç kolaya kaçmadın, düşülmüş.
biliyor muyum?
derkenarlar düşmüş.
biliyor musun?
sonra, ilhan berk, "bursa'yı hiç görmemişim gibi gelir bana", bir kentin, bana bu kadar uzak bir kentin, nasıl da durup durup çıktığını karşıma, yoksa, görünmez kentler'deki zobeide mi, hayatımda, başka başka kimliklerle yeniden, yeniden girdiğim düşlerce?
Acının El Yazısı
Ben acıyım. Yani senin hazan düşen yüzün. Umarsız
Boyun bazan. Bazan ağzın, gölgeli gözlerin
Yani çocukluğun. Bursa'da bir sokak yani
(Bursa'yı hiç görmemişim gibi gelir bana)
Bir akşam yaktığın mum sonra bir kilisede
Daha hiç bilmediği bir yüz için ölümün
Zaman ki senden başka nedir
Ve hep bir yüz dönüşür bende
Bir yüze
Hem geceyi, hem tanyerlerini taşır kendinde
Ben ki bir yıkıntınım senin, senin büyüttüğün
Acının el yazısında
i. berk
" ... kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. onu izlediklerini düşlemişler. dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. uyandıklarında o kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yinelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekan ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçamayacağı biçimde düzenlemiş.
bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri zobeide kenti buydu işte. hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. zaten o düş de çoktan unutulmuştu.
onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, zobeide kentinde düşteki yollardan birşeyler buluyor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kaybolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye kemerlerin, merdivenlerin yerini değiştiriyorlardı.
kente ilk gelenler, bu insanları zobeide'ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi anlamıyorlardı."
- ayırmak zorunda değilsin şiiri, bırak, şiir gibi konuşsun, o gerçek değil, biz gerçek olmaktan korkmuyor muyuz bakıp aynaya?
biliyor muyum?
derkenarlar düşmüş.
biliyor musun?
sonra, ilhan berk, "bursa'yı hiç görmemişim gibi gelir bana", bir kentin, bana bu kadar uzak bir kentin, nasıl da durup durup çıktığını karşıma, yoksa, görünmez kentler'deki zobeide mi, hayatımda, başka başka kimliklerle yeniden, yeniden girdiğim düşlerce?
Acının El Yazısı
Ben acıyım. Yani senin hazan düşen yüzün. Umarsız
Boyun bazan. Bazan ağzın, gölgeli gözlerin
Yani çocukluğun. Bursa'da bir sokak yani
(Bursa'yı hiç görmemişim gibi gelir bana)
Bir akşam yaktığın mum sonra bir kilisede
Daha hiç bilmediği bir yüz için ölümün
Zaman ki senden başka nedir
Ve hep bir yüz dönüşür bende
Bir yüze
Hem geceyi, hem tanyerlerini taşır kendinde
Ben ki bir yıkıntınım senin, senin büyüttüğün
Acının el yazısında
i. berk
" ... kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. onu izlediklerini düşlemişler. dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. uyandıklarında o kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yinelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekan ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçamayacağı biçimde düzenlemiş.
bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri zobeide kenti buydu işte. hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. zaten o düş de çoktan unutulmuştu.
onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, zobeide kentinde düşteki yollardan birşeyler buluyor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kaybolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye kemerlerin, merdivenlerin yerini değiştiriyorlardı.
kente ilk gelenler, bu insanları zobeide'ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi anlamıyorlardı."
- ayırmak zorunda değilsin şiiri, bırak, şiir gibi konuşsun, o gerçek değil, biz gerçek olmaktan korkmuyor muyuz bakıp aynaya?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)