17 Eylül 2010

kürk mantolu madonna'dan

maria puder ve raif'in hikayesi
--

bazan aramızda aşk meselelerinden bahsettiğimiz olurdu. onun bu mevzuu ne kadar lakayt, ne kadar kendinden uzak bir şeymiş gibi incelediğini görünce içimde garip bir ezilme duyardım. evet, her şeye razı olmuş, onun bütün şartlarını kabul etmiştim. fakat buna rağmen, bazan sözü maharetle kendimize nakleder, dostluğumuzu tahlile kalkardım. benim fikrimce aşk diye ayrı, mücerret bir mefhum yoktu. insanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi.
o zaman maria şahadet parmağını sallayarak gülüyor:
"hayır dostum, hayır!"diyordu. "aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. o büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. aşka girmeyen şey ise tahlildir. sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. şimdi ben bütün bu insanlara aşık mıyım?"
ben fikrimde ısrar ederek:
"evet" demiştim. "en çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça aşıksınız!"
maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti:
"şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordunuz?"
söyleyecek bir şey bulamayarak bir müddet düşündüm, sonra izah etmeye çalıştım:
"içinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir."
"ben şarklıları başka türlü düşünür zannederdim!"
"ben öyle düşünmüyorum!"
maria gözlerini sabit bir noktaya dizip uzun uzun daldıktan sonra:
"benim beklediğim aşk başka!" dedi. "o, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemk başka... aşk bence bu istemektir. mukavemet edilmez bir istemek!"
o zaman onu yakalamış gibi kendimden emin bir edayla:
"bu söylediğiniz bir an meselesidir" dedim. "içinizde mevcut olan sevgi, alaka, sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle, zamanı tayin edilemeyecek bir anda, birdenbire birikir, tekasüf eder(yoğunlaşır); nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa, kuvvetini fevkalade artıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. o, içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir."
bu münakaşayı burda bırakmış, fakat başka zamanlar gene ele almıştık. ne kendi sözlerim, ne de onun fikirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum. her ikimizi de, birbirimize karşı ne kadar açık olmak istersek isteyelim, bize tabi olmayan bir takım gizli, müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. birleştiğimiz noktalar ne kadar çok olursa olsun, ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf bir tarafa kolayca uyuyorsa, bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğruna yapıyordu. ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerine münakaşa etmekten çekinmiyorduk; buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı, çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk; fakat bir his bana, asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu.
şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için, bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.
bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum.

..

- kürk mantolu madonna, sabahattin ali, yky, korsandan alınma, syf: 109-111

08 Eylül 2010

güneş doğdu, şehrin şakaklarına, geceydi, karanlıktı, sokakları dolaştı ağır usul bir hüzün, demini aldı acı, güneş doğdu, güneş doğdu, eylül'den bahsetti bir şair, yazın bittiğinden, akdeniz'den, tuzdan, sevgiden, güneşten, güneş doğdu, güneş doğdu, dedim ona.. güneş doğdu, bitti gece.. bir fısıltıyla gezdi şehri.. bitti gece.. karnında sevinçten ne yapacağını bilmez bir bıçak yarası, bitti gece..